İÇTEN GELENLER-yAZIK iNSANLAR
“Yazık insanların” arasında olduğumun farkına varmak ne kadar zor aslında.
Kim mi bu yazık insanlar?
Bazen karşılaştığım şeylere şaşırmaktan yorulduğumu fark ediyorum. Evet, kabul ediyorum; hayatın kargaşası içinde yaşam sevincimizin tükendiği, sadece nefes alıp verdiğimiz zamanlar oluyor. Ama yine de… Sadece nefes alan bir bedenden ibaret olmadığımı hissetmek beni ürkütüyor. “Yazık insanlar” dediğim de işte tam olarak bu: ruhunu unutmuş, sadece bedeniyle yaşayanlar. Ve çoğu, bunun farkına bile varmadan aramızdan ayrılıyor.
Fani dediğimiz bu Dünya’da, yaşadığı coğrafyadan, sahip olduğu evden, yatağından, durumundan ve hatta bedeninden bile rahatsızlık duyan tek canlı biziz. Bu güzelim evrene, Yaradan’a ve yaradılana karşı nasıl bir bencilliktir bu diye düşünmeden duramıyorum.
Oysa hepimiz biliyoruz ki buradan yalnızca bir beden olarak değil, bir ruh olarak geçiyoruz.
Peki bizi diğer canlılardan üstün kılan ne?
Akıl mı? Onlarda da var.
Yetenek mi? Hem de misliyle. Özellikle erkek kuşların bu konuda ne kadar yetenekli olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.
Vahşilik mi? İşte burada duruyorum. Çünkü diğer canlılarla aramızdaki en büyük fark bu. Temel ihtiyaçları dışında birbirine zarar vermeyen hayvanları ve nefes almamızı sağlayan bitkileri düşündükçe, bizim asıl farkımızın vahşilik olduğunu görmek acı veriyor. Bu kadar sevgi dolu yüreklerin içinde bunca kötülüğün hâlâ yok olmamış olmasına da kimse şaşırmıyor. Herkes açgözlü, riyakâr olmuş sanki. Sevdiklerine bile vakit ayıramaz hale nasıl geliyor insanlar, anlamıyorum.
Farkındayım, döndüm dolaştım yine aynı konuya geldim. Ama bugün buna takılı kaldı içim. Bu evrende ne kadar nefesimiz olduğunu bile bilmezken, bu kadar kötülüğün kalplerde bir veba gibi dolaşması yoruyor insanı.
Birbirine bakarken takınılan yapmacık gülüşleri görmek, samimiymiş gibi davranılan samimiyetsizliklere eşlik etmek… Zorunluluklarıyla farkındalıkları arasında sıkışmış bu yazık insanların arasında yaşamaya çalışırken, onların hayatlarına şahit olmak bazen ağır geliyor.
Çalışmak zorunda olabilirsin ama iş stresini çocuğuna yansıtmamalısın.
Sırf kendi egonu tatmin etmek için, sana muhtaç olduğunu sandığın insanları ezmemelisin.
İnsanları bu kadar yormamalı, dinlemeden yargılamamalısın.
Ve bence artık kendini sevmeye başlamalısın. Çünkü hayat kendini sevmekle başlar. Sen kendini sev ki senin dünyan değişsin. Senin dünyan değişirse bütün dünyanın değiştiğini fark edersin.
Her sabah güne kendine “günaydın” diyerek başlasan mesela… Ne kaybedersin? Belki de fesatlık taşıyan yüreğine bir damla su serpilir. Kendine günaydın demek, günaydınların en güzeli bence. Yeni güne uyanmanın şükrünü hissederek önce öz benliğimize, sonra sevdiklerimize bu şükrü yansıtmak, ruhu hafifletmez mi?
Aslında en ilginci şu ki… Bunun böyle olmasını dileyenler bile bazen o “yazık insanlar.” Ama neyse ki kayıp ruhlar değiller; sadece yorulmuşlar.
Şükürle uyanacağımız, güzel ruhlarla bir arada olacağımız günlerin umuduyla, güzel dostlar…
“Sevdiklerimle güzel bir gün daha… Bazen yan yana olamasak da.”
Yorumlar
Yorum Gönder